27 Kasım 2007 Salı

KURUMSAL WEB SİTESİ TASARLAMAKLA KOD BİLMENİN HİÇBİR BAĞI YOKTUR

Bu yazıda ülkemizdeki internet sitelerinin pek çoğunun yarattığı görüntü kirliliğinin temel sebebini arıyorum. Aslında uzatmadan söyleyeyim: Kurumsal web sitesi tasarlamakla kod bilmenin hiçbir alakası yoktur.

Memleketimizde tasarım para etmez. Paraya dönüştürülebilen şey ürünün kendisidir. Selim Tuncer ile yaptığımız bir sohbette ambalaj tasarımının henüz öneminin anlaşılmadığını detaylarıyla kendisinden dinlerken, bir yandan da ambalaj tasarımına yatırılan paranın gereksiz bulunduğuna dair bir fikir edinmiştim. Öyle ya; ortada ambalajın kendisi yok, neye para versin firmalar. Hem zaten ambalaj üreten firmalar tasarım hizmetini ücretsiz sunmuyor mu? Sadece bu değil. Daha önce çalıştığım mobilya sektöründe de tasarım paraya dönüştürülemeyen, müşterice işin kendisi algılanan bir hizmetti. Bu anlayışın pek çok sektörde tekrarlarına rastlamak mümkün. Ancak burada profesyonel ve bilinçli müşterilerden bahsetmediğimi de belirtmeliyim.

Web ortamında da durum bundan farklı değil. Tasarım orada da para etmiyor. Para eden şey sitenin kendisi. Aslında internet sitesi yapıyorum diyen herkes doğal olarak tasarımını da yaptığı için (yetkinliği tartışmıyorum, sonuçta site varsa, ortada görsel bir malzeme de var demektir) sitenin mühendisliği ile mimarisi aynı iş olarak değerlendiriliyor, doğa olarak site inşası parasal değer taşıyor. Böylece site yapan kişi ve kurumlar kod yazmayı bilen insanların iş alanları haline geliyor, gelmiştir.

Tasarım, görsel tasarım, görsel iletişim tasarımı birbiriyle temelde aynı olsa da önemli farklar barındırır. Özellikle görsel iletişim tasarımında tasarlanan şey iletişimin görsel kısmıdır. Bir diğer ifadeyle görsel iletişim tasarımı yalnızca tasarım değildir, sadece tasarım prensipleri ile yürütülemez. Çünkü ortada bir marka, bir mesaj, bir algı, bir imaj, yani tam anlamıyla bir iletişim vardır. Görsel iletişim tasarımında esas unsur iletişimdir.

Aynı kelimelerin sayısız tekrarlarıyla ifade edebildiğim yukarıdaki sıkıcı paragrafı yazdım; çünkü internet sitesi tasarlamanın da görsel iletişim tasarımı olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bu bağlamda bir site ambalaj, broşür, katalog, outdoor reklam gibi konulardan amaç ve fayda beklentisi bakımından ayrılmaz.

Kurumsal bir web sitesi 4 seleksiyon süreci sonucunda firmaya bir fayda getirebilir ancak:

(1) Sanal Seleksiyon: Arama motorları sonuçlarına göre sponsor bağlantılarda çıkanlar ve ilk 3, hadi bilemediniz 4, ama taş çatlasın 5 sayfadaki siteler sanal seleksiyonu geçer. Belki reel piyasada 500 olan rakip sayısı, sanal seleksiyon ile bir anda 50’ye düşer. Bu noktada görsel iletişim tasarımının herhangi bir fonksiyonundan bahsedemeyiz.

(2) İlk Algı Seleksiyonu: Bildiğim kadarıyla bir kişinin bir sitede kalmaya karar verme süresi yaklaşık 5 saniyedir. Bu süre sonunda site ya kapatılır ya da daha sonra incelenmek üzere minimize edilir. Site, ziyaretçisine bu anda bir mesaj iletir. Tüm mesaj iletimlerindeki gibi hedeflenen mesaj, iletilen mesaj, algılanan mesaj arasında farklılıklar olabilir (Bu tüm reklamlarda da karşılaşabileceğimiz bir problem ve tam anlamıyla kontrol edilemez, zira siz mesajı aktarırsınız, ama müşterinin o mesajdan ne algılayacağını kontrol edemezsiniz). Ancak iletişim mantığıyla tasarlanmış bir site, ziyaretçisine bir şey söyler. Bu söylediği şey de 5 saniye içinde zihinde yankılanacak şu cümledir: Beni kapatma, çünkü ben ... bir firmayım ve sana istediğin şeyi sunabilirim. İşte bu mesajın nasıl sunulacağı ve boşluk bıraktığım yerde firmaya ilişkin tanımın tasarıma nasıl uygulanacağı görsel iletişimin konusudur. Bunun kod bilmekle en ufak bir ilgisi yoktur.

(3) İlk İnceleme Seleksiyonu: Şu an minimize edilmiş ancak 10 site kaldı. Diğerleri, zihnimizde bizi sitede tutacak bir fayda önerisi oluşturamadı. Çok iyi HTML kod yazarım diyenlerin tasarımcılığına kalmış sitelerin pek çoğunu kapattık artık. Sırada kalan 10 siteyi incelemek var. Bunun için de ortalama 2 – 3 dakika ayırabiliriz en fazla. İlk algının yarattığı pozitif düşünceleri bu süreçte desteklemek zorundayız. Ana sayfamız berrak, karmaşadan uzak, firma kişiliğiyle örtüşür, temel bazda bilgilendirici, vurguların doğru ayarda ve doğru yerlere yapıldığı tasarımlarla inşa edilmiş olmalıdır. Ziyaretçiye bu ön inceleme sonucunda şunu söylemelidir tasarımımız: Biraz evvel beni kapatmamakla doğru karar verdin, üstelik ürün ve hizmetlerimi de incelemek istiyorsun, çünkü şimdi daha iyi biliyorsun ki ben senin işine yarayacağım. Bunu söyleten bir sayfa ziyaretçiyi içeride daha çok tutar, daha fazla linki tıklatır, daha fazla mesaj aktarır ve büyük ihtimalle ticari başarıya daha fazla hizmet eder. Burada konu edilen tasarımın da kod bilmekle falan ilgisi yoktur.

(4) Karar Seleksiyonu: Artık yalnızca 3 sayfa açık önümüzde ve biz satın almak istediğimiz şey için bunlardan hangisinin doğru adres olduğuna karar vermeye çalışıyoruz. Bu aşamada artık firmanın ürünleri, fiyatları, satış sonrası hizmetleri gibi, müşterinin rasyonel fayda beklentisini karşılayacak unsurlar öne çıkar. Ancak tasarımın özellikle destekleyici mesajlar aktarma, kullanım kolaylığı ve çekiciliği unsurları değerinden bir şey kaybetmeksizin işlevini sürdürür.

Bu dörtlü seçim süreci sonucu bir ziyaretçi firmanızdan ürün – hizmet satın alabilir veya içeride çok durarak ve çok link tıklayarak reklam gelirlerinize katkıda bulunabilir. Görsel iletişim tasarımı sitenizin tüm sayfalarında, ilk açıldığından kapanana kadarki tüm aşamalarında öncü başarı kriterlerinden biridir. Internet sitesi yaptırmak kod yazma meselesi değil, tasarım meselesidir. Tasarlanacak şey de iletişimdir.

Eğer bir internet siteniz varsa, site trafiğiniz yeterli seviyedeyse, ancak siteden elde ettiğiniz ticari fayda tatmin edici olmaktan uzaksa sorunun adresi bellidir: tasarım hatası. Ancak konunun bir başka boyutu daha olabilir. Hemen tasarımı suçlamayalım. Bu sorun da sunduğunuz ürün veya hizmetlerle ilgili tatmin sağlayamıyor olmanızdır. Bunu anlamanın en temel yoklu site trafik analizleridir. Ben bu sayfada deneme amaçlı iki trafik analiz sitesinden hizmet alıyorum. StatCounter ve Google Analytics. İkisini de kullanmaya başlayalı 3 gün oldu. İkisi de benzer raporları sunsa da ilk izlenim olarak Google’ın hizmetini daha çok beğendim. Bunu sitenizde kullanmanızı tavsiye ederim. Nasıl kullanacağım diyorsanız şu yazıyı okuyunuz: Sitenizi Google Analytics’ten Takip Edin.

Şimdi bunu kullanınca ne göreceğim diye sorarsanız söyleyeyim. Onlarca farklı rapor sunuyor bize bu hizmet. Temel seviyede İngilizce bilgisi raporları anlamak için yeterli. Ancak konumuzu ilgilendiren temel raporlar şunlar: (1)Visit (ziyaretçi sayısı), (2) Avarege Page Views (bir ziyaretçinin tıkladığı ortalama sayfa sayısı), (3)Time on Site (Sitede kalma süresi), (4) Top Content (En çok ziyaret edilen sayfalarınız). Diğer raporlar da çok önemli, ama ben bu dördü üzerinden değerlendireceğim konuyu.

Eğer (1) düşükse trafik arttırmaya odaklanmak lazım öncelikle. (1) yüksek, ancak (2) ve (3) düşükse ciddi bir tasarım probleminiz var demektir. (4) sayfa tasarımızın ziyaretçiyi nereye yönlendirdiğini anlamak için önemli. En çok tıklanan sayfa ürünleriniz mi, iletişim mi veya başka bir şey mi? Bunun bilinmesi size önemli çıkarımlar sağlayacaktır. Tasarımla ilgili bir sorun olabileceğini de ortaya koyma ihtimali var bu raporun. Bu dört rapor sonuçları da tatmin edici, ancak site üzerinden veya site aracılığıyla edindiğiniz fayda beklentilerinizi karşılamaktan uzaksa, emin olun ki, ürünleriniz, hizmetleriniz, fiyatlarınız veya bağlı iş prensipleriniz (dağıtım, teslimat süresi vs.) ile ilgili bir problem vardır. En azından sorunun kaynağını anlamak açısından kendinize bir ay verin. Bir aylık raporlara göre stratejinizi belirleyin.

Sakın unutmayın: Kurumsal site tasarlamakla kod yazmayı bilmek arasında hiçbir bağ yoktur.

Saygılar…

24 Kasım 2007 Cumartesi

KADINA SESLENİRKEN NEDEN KAFAMIZ KARIŞIYOR SANKİ

Son üç, taş çatlasın dört yılın yeni terimlerinden biri iş kadını. Kadın kelimesini ayıp sözcük belleyen milletimizin alternatif olarak ortaya attığı iş hanımı ve iş bayanı da şöyle kenarda dursun.

Kadın demek ne kadar ayıp belleniyorsa (bence gayet anlamsız), eş durumunu ifade eden “karı” sözcüğü de bir o kadar küfür algılanır hale geldi. Oysa “karı” her ne kadar kulaktaki tonu hoş olmasa da ne kadar güçlü, vurgulu ve sağlam duruşlu bir kelime.

Uzağa gitmeye gerek yok, Türk Dil Kurumu internet sitesinden tanımları alalım.

Kadın: (1) Erişkin dişi insan, zen erkek veya adam karşıtı. (2) Evlenmiş kız. (3-Sıfat) Analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri olan. (4-Mecaz) Hizmetçi bayan. (5-Eskimiş) Bayan.

Bayan: (1) Kadınların ad ve soyadlarının önüne getirilen saygı sözü. (2) Kadın. (3) Eş, karı. (4-Ünlem) Kadınlara bir seslenme sözü.

Hanım: (1) Kız ve kadınlara verilen unvan, bayan. (2) Kadın, eş. (3)Toplumsal durumu, varlığı iyi olan, hizmetinde bulunulan kadın. (4-Sıfat) Kadınlığın bütün iyi niteliklerini taşıyan.

Karı: (1) Bir erkeğin evlenmiş olduğu kadın, eş, refika, zevce. (2-Kaba konuşmada) Kadın.

Kız: (1) Dişi çocuk. (2) Bakire. (3) Üzerinde kadın resmi bulunan iskambil kağıdı. (4-Ünlem) Dişi cinsten birine daha yaşlı biri tarafından kullanılan bir seslenme sözü.

Dişi: (1) Yumurta oluşturan ve yavru doğuran (birey). (2) Erkeği tarafından döllenecek biçimde oluşmuş (hayvan veya bitki). (3) Girintili ve çıkıntılı olarak bir çift oluşturan nesnelerden girintili olanı. (4) Yumuşak, kolay işlenen (maden). (5-Mecaz) Şuh, işveli, çekici.

İş kadını: iş adamı

İş hanımı: yok

İş bayanı: yok

İş adamı: (1) Kazanç sağlamak için ticarete veya sanayiye yatırım yapan kimse, iş kadını. (2) Kar sağlamada becerikli ve başarılı kimse.

Adam: (1) İnsan. (2) Erkek kişi, kadın karşıtı. (3) Birinin yanında ve işinde bulunan kimse. (4) Birinin yararlandığı, kullandığı kimse. (5) Birinin sözünü dinleyen, nazını çeken kimse, kayırıcı. (6) Görevli kimse. (7) İyi huylu güvenilir insan. (8) Bir alanda derin bilgisi olan kimse. (9) Bir alanı benimseyen kimse. (10-Ünlem) Bir şeyin önemsenmediği anlatılmak istendiğinde kullanılan söz. (11-Halk ağzında) Eş, koca

Şimdi yukarıdaki kelimelerden ve anlamlarından yapacağım çıkarım şu ki: Her ne kadar TDK iş adamı ve iş kadını arasında bir ayrıma gitmişse de ben bu ayrımı anlamsız buluyorum. Zira Çetin Altan’ın da bir konuşmasında ifade ettiği gibi adamlık erkeğe mahsus değildir. Aslına bakılırsa “adam” sözcüğünün erkek anlamında kullanıldığı yalnızca iki durum var ki, sözcüğün temel karşılığı; insan, yani cinsiyet ayrımı söz konusu değil. Zaten TDK “iş kadını” sözcüğünü kabul ediyor olsa da iş kadını = iş adamıdır da diyor. Yani bu ayrımda değişik bir anlama götürmüyor bizi.

İş kadını yerine iş hanımı veya iş bayanı demek ise tamamen, nezaketten kırılacağım derken şebekleşen erkek modeli mahsulü kanımca. Olmaz, dile yazıktır. Ayrıca yine yukarıdaki tanımlardan çıkaracağımız gibi kadın, bayan, hanım ayrı anlamlı kelimelerdir.

Karı ve kadın sözcüklerini kullanmayı tercih ediyorum. Hanım sözcüğünü yalnızca isimlerden sonra kullanıyor, bayanı ise hiç kullanmıyorum. Kendimce gerekçelerim var elbet ve bu gerekçeler tamamen algısal: Karı ve kadın daha güçlü ifadeler, kırılgan değiller. Ayrıca daha dişi ve daha seksi bulduğumu da belirtmeliyim. Karı çoğu zaman kocasını dizinin dibinden ayrılmayan, sözünden çıkmayan eş (yani güçsüz) olarak algılanıyorsa da bu algının nedenini anlayamıyorum. Belki de kaynağını “karı” ifadesinin, nerdeyse yalnızca eski Türk filmlerinde ve köylü kadın eşleri ifade eder biçimde kullanılmasında aramak doğru olur.

Dişi kelimesini kullandığımızda da “ben hayvan mıyım!” şeklinde bir sitemle karşılaşmak işten bile değil. Demek oluyor ki bu kelimenin insanı ifade eden karşılığı da tamamen dikkat dışı. Herhalde bunun sebebini de hayvan cinsiyetini ifade ederken “kadın kedi” değil de sadece “dişi kedi” dememiz noktasında buluruz.

Tekrar iş adamı – iş kadını ayrımına dönelim ve bitirelim. Anlamsız bir ayrım. Her alt grup tanım sözcüğü, tanımlanan ayrı grupları beraber ifade eden bir üst terime ihtiyaç duyar. İş adamını erkeklere özgü kabul edip, iş kadını da kadınlar içindir dersek karşımıza “iş insanı” gibi TDK’da da karşılığı bulunmayan bir üst tanımlama doğurması gerekir. İş insanı diyenlere de rastlamışlığım var bu arada.

Ayrıca biz erkekler de aynı nezaketi(!) karşı cinsten beklersek ne olacak: İş bayı, iş beyefendisi gibi saçmalıklarla mı muhatap olacağız. Dil her ne kadar esnek ve değişken olsa da sulandırılmaması gerekir.

Hazır başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ iken TÜSİAD’ın da adını değiştirmesi için birkaç öneri sunacağım:

Türk Sanayici ve İş Adamları ve İş Kadınları Derneği: TÜSİAKAD

Türk Sanayici ve İş Adamları ve İş Bayanları Derneği: TÜSİABAD

Türk Sanayici ve İş Adamları ve İş Hanımları Derneği: TÜSİAHAD

Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği: TÜSİŞİD

Türk Sanayici ve İş Erkekleri ve İş Kadınları Derneği: TÜSİŞERİKAD

Gerek yok arkadaşlar, gerek yok. Adam hem erkek, hem kadındır. Zira “adam” cinsiyet değildir; kişidir, kişiliktir. “Adam gibi adam olmak” değimi erkek gibi erkek olmak anlamına gelmez.

Saygılar…

23 Kasım 2007 Cuma

SERMAYE SAHİBİ, VİZYON SAHİBİ OLMADIĞI İÇİN BÖYLE BİZDE İŞLER

İki doktora öğrencisi; Larry Page ve Sergei Brin. Yer; Standford Üniversitesi. Öykü kısaca şöyle…

İki öğrenci dönemin internet arama motoru mantığının tamamen dışında farklı bir anlayış geliştiriyor. Rektör arama sonuçlarının depolanması için üniversite serverlarını öğrencilerin emrine veriyor. Serverlar yetmeyince üniversite kapasite artırımına gidiyor. O da yetmeyince iki genç Silikon Vadisi’nde yatırımcı aramaya başlıyor. 25 Milyon $ yatırım sermayesi topluyor ve Google’ı kuruyorlar.

ABD üniversitelerinde öğrenci olup da global başarı sağlamış pek çok internet sistemine imza atmış gençler var. Zamanının şahı Altavista mesela. Eminim ki yüzlerce başarısızlık da vardır, ama ne gençler denemekten ne de yönetimler destekten vazgeçmemişler. Kıskanmamak elde değil. Ben böyle bir sistem geliştirmiş olsam ve rektöre gitsem ne cevap alırdım, inanın merak etmiyorum, ama burada merak ediyormuşum gibi davranıp bilmezden geleceğim.

Geçen sene Macromedia Flash programına merak saldım. Oturup öğrendim, şimdi internet sitesi yapabiliyorum. Acayip profesyonel olmuyor belki, ama yapabiliyorum (çok da alçak gönüllü olmayayım, bayağı yapıyorum işte). Ancak konumuz bu değil. Programı öğrenmek için kendimi parçalarken ve bir forumdan ötekine sıçrarken gördüğüm çok temel bir sabiti paylaşmak istiyorum. Memleketimizde yer gök 15 – 20 yaş arası, bilgisayar oyunu yapmak için gerekli donanıma sahip olduğunu iddia eden (herhalde sahiptirler veya alt yapıları vardır) genç kaynıyor. Hemen her forum sitesinde “oyun yapacağız, ekip olalım” diye çağrılar mevcut.

Zamanında bir arkadaşım da merak salmıştı. Kendisi bilgisayardan fazla (yemiş bitirmiş anlamında) anladığı için biz de “olur, yaparız” dedik. Bizim bu cesur girişimimize halk arasında şöyle derler: “şeyim salatalık diyene, bir avuç tuzla gitmek” O zamanlar yaş 22 – 23 olduğu için salim kafayla da düşünemiyoruz tabii ki. Biraz araştırma sonucu konunun bizi aşacağına kanaat getirmiştik, Allah’a şükür. Ancak basit bir hesapla 1 CD’nin yaklaşık maliyetinin 10 $ olacağını (Murphy kanunu gereği x2 yapılmıştır) hesapladık (10.000 CD için). Diyelim ki bizim bakkal hesabımız doğru olsun. Toplam 100.000 $ yatırım lazım. Daha bunun test aşaması, pazarlaması, dağıtımı var ki oralara hiç girmeyelim. Girince de 300.000 $ olsun. Şimdi bu atik gençlerden birisinin cebinden çıkartıp vereceği 300.000 $’ı var mı bilmiyorum, ama olmadığını varsaysam kimse yadırgamaz herhalde. O zaman da yatırımcılar devreye giriyor. Yani çalacağım bir büyüğün kapısını ve projemi sunacağım.

Proje sahibi her gencin uykularını kaçıracak malum soru zihinlerde patlayıverecek: “Ya fikrimi çalarlarsa?” Hadi cesaretini toplayıp gittin, çalarlarsa yenisini bulurum, kökü bende değil mi güveni içerisindesin… Kim para yatıracak? Özel sektör mü, TÜBİTAK’mı, TTGV’mi. En yakın ihtimalle TTGV yakınlık gösterecek. Ancak TTGV’de yatırdığı paranın karşılığını almak istiyor doğal olarak. Proje sahibi korsan engelini nasıl aşacak ki yatırılan para ticari kazanç olarak geri gelsin? Yatırım ortaklığı firmaları var diyorsunuzdur belki. Onlar da ayrı bir alem. Vizyonsuzluğun noter tasdiki gibiler. Diyorlar ki: Biz mevcut firmaların, kendilerini geliştirmeleri için gereken sermayeyi yatırıyoruz. Kardeşim, mevcut firmam olsa ne halt etmeye gelip senden sermaye isteyeyim, en kötü ihtimalle gider kredi alırım. Senin gibi hisse istemeden destek veren devlet fonları ve AB fonları da varken, gideceğim bunlardan sermaye alacağım, bu sermaye ile adamları kendime ortak yapacağım. Dertlerini açıkça ifade etmiyorlar, ama her şey ortada.

Acaba neden memlekette oyun sektörü yok, neden global bir internet sitemiz yok, neden özel yazılım geliştirmekte emekleme aşamasını geçip bir türlü adım atar hale gelemiyoruz? Bütün bu soruların altında yatan temel sorun vizyonsuzluk. Armağan Çağlayan, Haydi Gel Bizimle Ol programına konuk oldu. Kendisine, neden bütün televizyon programlarının yurt dışından devşirme olduğu soruldu. Cevap basitti: “Proje halinde bir program sunsak kim yatırım yapacak ki.” Özel sektörün vizyonu interneti iş dünyası olarak görmekten çok uzak. En yakın gözükenlerse internetten cep telefonu satma hayalinden öteye geçemiyor.

Peki gerçekten bu kadar bağımlı mıyız, sermaye sahiplerinin projemize ilgi göstermesine. Evet, bağımlıyız. Eğer projemiz biraz şirketleşmeye, Ar-Ge’ye, personele, teknolojik yatırıma ihtiyaç duyuyorsa bağımlıyız. Bunun doğru adamı bulamakla, inatla kapı aşındırmakla falan bir ilgisi yok. Standart soru şu: Bu işin pazar büyüklüğü ne kadar? Pazar yok, biz yapınca olacak falan demek de kar etmez, mümkün değil. Pazar yoksa sermaye de yok. Ne akarım, ne kokarım ticaret anlayışıyla heba olup gidiyor yetenekli, hayalleri olan gençler. Zamanın aşındırma etkisiyle de pürüzsüz oluyorlar zamanla. Sonra da kendileri için en büyük planları yıllık izinlerinde nereye gidecekleri oluyor. Yani yazık oluyor.

Saygılar…

13 Kasım 2007 Salı

NİŞ PAZARA GİRMEK, TAKLİT EDİLMEK VE YENİLMEK: GÜÇLÜ MARKA KOKUSU ALIYORUM

Benim gibi niş pazarlar bulmak için sürekli zaman ve emek harcayan, bu uğurda beynine eziyeti hak görün biriyseniz, eminim ki niş pazarlara girecek yenilikleri üreten her firmaya sempatiyle ve hatta gıptayla bakıyorsunuzdur. Bununla beraber sizi bilmem, ama ben takipçi firmaları bir o kadar antipatik bulurum.

Sensodyn diş macunu “hassas dişlere özel” konumlandırmasıyla, benim bildiğim ve takip edebildiğim kadarıyla tüm diş macunu markalarından farklılaşmıştı. Hassas dişlerim olmadığı için ürünü kullanmadım, bu sebeple ürün hakkında bir şey yazmayacağım, zaten konumuz da bu değil. Sensodyn yarattığı bu segmentle başarılı olmuş ki takipçiler de peşine takılmış gözüküyor.

Sensodyn yıllardır piyasada olduğunu ve hassas dişlerin tedavisine özel olduğunu kendi reklamlarında açıkça ifade etmişti zaten. Ancak kitlesel iletişimi yeni yeni kullanıldığını düşünürsek, hassas dişlere özel diş macunlarının pek çok tüketici için (ben de dahil) yeni bir rekabet kolu olduğunu söyleyebiliriz. Buradan alınacak ders şu: ürünü değiştirmeden, sadece üründen alınacak fayda tanımını değiştirerek bile niş bir pazar oluşturulabilir. Sensodyn öncü marka olarak “hassas dişe özel diş macunu” segmentini tanımlamış ve bu boş (rekabetsiz) alanda hacmini genişletmiştir.

Niş pazarlar için bilinmesi gereken en temel konu şudur: Bir niş pazarın pazar büyüklüğü sıfırdır. Burada oynayacak firmalar çeşitli araştırmalar, analizler ve belki de en önemlisi öngörüler (sezgiler) ile segmenti (bazen de sektörü) oluşturur. Pazarı büyütecek en önemli unsur ise rekabettir. Rekabetten yoksun tekelci pazarlar tek firmanın başarısına, iletişim çalışmalarına, rekabetsizlikten doğacak rehavetle işleri aksatmasına ve böylece müşteri memnuniyetsizliklerine, değişen müşteri talep ve ihtiyaçlarının hızla karşılanamamasına mahkumdur. Bir diğer ifadeyle niş pazarın oluşturulması bir şey, büyütülmesi ise ayrı şeydir. Bu bağlamda her firma daha çok kazanmak için en az bir rakibe muhtaçtır. Rekabette dönemsel yenilgiler, daha çok pazarlama bütçeleri, fiyat rekabeti gibi unsurların olması rekabetten kaçınmayı gerekli kılacak sebepler değildir.

Bu değerlendirme de bizi niş pazarlar ve öncü firmalar için en önemli derse götürür: Bir firma yeni bir segment yaratıyorsa, olabildiğince kısa sürede öncü marka algısını müşteri zihnine kazımalıdır. Öncü marka algısı, takipçilerin piyasaya girmesiyle beraber lider marka algısına dönüştürülmelidir. Öncü marka algısını yaratamayan firmalar için, kendisinden daha güçlü takipçi firmalara yenilmek ve belki de kendi yarattığı segmentten çekilmek kaçınılmazdır.

Hassas dişlere özel diş macunu segmentinin yaratıcısı Sensodyn ise, taklitçisi (başka varsa bilmiyorum) Colgate Sensitive’dir. Takipçilik ile taklitçilik arasındaki farkı tanımlayan bir makale, kitap okumadığım için farkı kendimce tanımlayayım: Takipçi firma ürünü, öncü firma ürünü ile benzer (ancak geliştirilmiş) fayda vaadini ortaya atar. Ürünlerin fiziksel özellikleri ayırt edilebilir. İletişim tasarımları fark yaratacak biçimde değişiktir. Marka isimleri karıştırılamayacak kadar ayrıdır. Taklitçi firmalar ise neredeyse aynı faydayı vaat eder, ürünler ve iletişim tasarımları aynı, marka isimleri benzerdir.

Ürün yaşam süreci teorisine göre takipçiler ürünün gelişme aşamasında, taklitçiler ise doyum aşamasında piyasaya girer. Ancak ele aldığımız “hassa dişlere özel diş macunu” segmentinde taklitçi piyasaya önce girmiştir. Yukarıdaki takipçi – taklitçi tanımlaması çabamı baz alarak Colgate Sensitive taklitçi mi takipçi mi, ortaya koyalım: Vaat aynı, fiziksel özelliklerini bilmiyorum, iletişim tasarımları aynı, marka isimleri çok benzer olmasa da okunuşları ile az da olsa çağrışımlı. Bence Colgate Sensitive takipçi değil, taklitçidir.

Burada Colgate’in stratejisini anlamaya çalışıyor ve durumu şöyle analiz ediyorum. Segmentin genel olarak adını ve ürünün vaadini daha önce söyledik. Bence Colgate burada rol çalıyor. Her şeyi öncü markaya o kadar benzetiyor ki açıkça şöyle diyor: Hani bir diş doktorunun çıkıp benim de dişlerim hassas dediği ve bir diş macunu önerdiği reklamlar var ya, işte burası benim oyun alanım. Böyle dediği zaman da Sensodyn’in öncü marka olması boşluğa düşüyor. Sözgelimi Colgate çok farklı bir reklam tasarlasa, ürünü de Sensitive değil de çağrışımsız bir kelimeyle markalasa takipçi firma olacaktı. Gerçi bunun Pazar şartları için bir anlamı yok, ama yazı için önemli.

Benim henüz genişleme sürecindeki segmentlere bu biçimde taklitçi olarak giren markalara şahit olmuşluğum yok, ya da hatırımda kalmamış. Bu sebeple de buradaki stratejiyi biraz daha derinlemesine incelemek gerekiyor. Bence Colgate bilinçli bir tercihte bulunmuştur. Sanıyorum ki piyasa araştırmaları yapmış, bu araştırmalar ile şu olası sonuçlara ulaşmıştır:

- Hassas dişlere özel diş macunu segmenti oluşmuştur.

- Sensodyn yeterince tanınırlık kazanamamıştır.

- Segmente özel marka hatırlama araştırmalarında ilk hatırlanan marka Sensodyn değildir ya da çok düşük bir nispi farkla öndedir.

- Sensodyn henüz öncü marka olarak algılanmamaktadır.

Bu sonuçların ortaya çıkmış olması ise Colgate’in stratejik kararının haklılığını ortaya koyar. Zira bu tip sonuçlar (sonuçların herhangi bir dayanağı olmasa da bence durum budur) ortada bir segment olduğunun, ancak segmenti sahiplenecek bir markanın olmadığının ifadesidir. Böylece Colgate mevcut iletişim stratejisiyle segmentteki alelade bir oyuncu olmadığını, aksine segmentin sahibi olduğunu söylemeye çalışıyor diyebiliriz. Burada benzer ürün, aynı iletişim, aynı fayda ve çağrışımlı marka ismi ile Sensodyn’in iletişimlerinden de nemalandığını düşünüyorum.

Yukarıdaki analiz de bizi niş pazarlarla ilgili üçüncü derse götürüyor: Öncü firma, öncü algılanmıyorsa, taklitçi firma piyasaya girmişse ve taklitçi firma markası öncü firma markasından daha güçlüyse öncü firma kendi tanımladığı segmentin tanımını genişletmeli, yeniden farklılaşmalı ve pozisyonunu güçlendirmelidir. Bunu yapamamışsa ve örneğimizdeki gibi öncü marka algılanmıyorsa orta vadede liderliği yitirmeye mahkumdur. Bu mahkumiyetin yegane sebebi de taklitçi – takipçi markanın daha güçlü olmasıdır.

Diş macunu rekabetini örnekleyerek kısa bir niş pazar ve rekabet analizi yapmaya çalıştım. Niş pazar yaratmak ve sonradan dahil olmakla ilgili üç ders çıktı ortaya. Toparlama maksadıyla tekrarlayarak bitirelim:

1. Ürün vaadinin değiştirilmesi ile de niş pazar yaratılabilir. Yazmaya gerek yok ama yine de belirteyim: Ürün özellikleri yeni vaadi yerine getirebilir olmalıdır.

2. Öncü marka en hızlı biçimde öncü marka algısını yaratmalıdır. Tüm kaynaklar buna aktarılmalıdır.

3. Öncü marka algılanamamış marka, güçlü takipçiye segmentin tanımını değiştirerek cevap vermelidir.

Saygılar…

07 Kasım 2007 Çarşamba

TÜRKİYE MOBİLYA SEKTÖRÜ, IKEA VE MASKO BU KAFAYLA NEREYE GİDER

Ülkemiz mobilya sektörü ve IKEA’nın girişi sonrası değişen durumları analiz etmeye ve en yakından bildiğim mobilya satış merkezi olan MASKO için bir durum değerlendirmesi ortaya koymaya çalışacağım. Bu yazının kabından taşmaması için, ki taşacağına eminim, devam eden bir yazı ile mobilya sektöründeki pazarlama sorunlarını ele alacağım.

Rakamlarla Mobilya Sektörü (TOBB Sektörel Değerlendirme Raporu)

Mobilya sektörünün toplam büyüklüğünün 6 milyar $ olduğu ortaya koyulmaktadır. Türkiye’nin dört bir köşesine dağılmış yaklaşık 60.000 üretim ve satış noktası bulunmaktadır. Bu noktaların illere göre dağılımı şöyledir: İstanbul 6.458, Ankara 5.361, İzmir 2.379, Bursa 2.130, Kayseri 740, Diğer iller 12.278, Perakende 32.382 ve toplam 61.728 firma. Bu firmalarda çalışan sayısı resmi olarak 258.213 olsa da sektördeki toplam kayıt dışının %85 (satın alma, satış, istihdam) olduğu tahmininden hareketle gerçek istihdam değerinin nerelerde olduğunu tasavvur edebiliriz.

Türkiye’nin en büyük mobilya markalarının Kayseri’de yoğunlaştığı görülmektedir. İstikbal, Bellona, Yataş, Kilim ve İpek bu şehirde üretim yapmaktadır. Diğer illerde üretim yapan markalarımız ise şöyle: Tepe ve Seray (Ankara), Doğtaş (Çanakkale), Kelebek (Düzce), Alfemo ve Konfor (İzmir), İdaş (İstanbul), Çilek (Bursa), Koleksiyon (Tekirdağ). Bunların dışında adını bu kadar duyuramamış, ancak fabrikasyon üretim yapan firmalar yoğun olarak Ankara’daki mobilya sitesinde faaliyet göstermektedir. Ayrıca Bursa İnegöl de üretim açısından pek çok firmaya ev sahipliği yapmaktadır. Üretimin organize sanayi tipiyle düzenlendiği bölgelerin Ankara ve İnegöl’den ibaret olduğunu söylemek mümkün iken, diğer üreticilerin ise mahallelere dağıldığı görülmektedir. İstanbul’da kurulan MASKO başlangıçta mobilya üreticilerinin atölyelerini taşıması için kurulmuş olsa da (bunu aklımızda tutalım) zamanla mobilya satış çarşısı haline gelmiştir.

Mobilya sektörü ihracatta 1 milyar $ barajını 2006 yılı itibariyle aşmıştır. 2000 yılında 175 milyon $ olan toplam ihracat, monoton artarak ve hatta katlanarak bu günkü değerlere ulaşmıştır. İhracatta en büyük müşteri Almanya (113 milyon $ - 2005) iken, İran 42, Hollanda 37 ve Yunanistan 32 milyon $ ile Almanya’yı takip etmektedir.

İthalat rakamlarımız ise mobilyanın dış ticaretimize sağladığı katkıyı ortaya koymaktadır. 2006 yılı mobilya ithalatı toplamı 510 milyon $’dır. En çok alım yapılan ülke 113 milyon $ ile Çin olup, İtalya ve Almanya onu takip etmektedir.

Mobilyada Değişen Şartlar

Öncelikli değişim tüketicinin mobilyadan beklentisinde, eskiye nazaran duygusal faydanın değerini arttırmasıdır. Mobilyadan elde edilmesi beklenen rasyonel faydaların kullanım kolaylığı, ihtiyaç karşılama ve kalite olduğu söylenirse; duygusal faydalar estetik, statü ve beğenilmedir. Statü beklentisindeki artışın kaynağını, mazisi son 10 yıla dayanan markalaşma sürecinde yaşanan değişimin tüketici davranışlarına etkisinde aramak gerekir.

Mobilya sektörümüzün genel itibariyle İtalyan mobilya sektöründen etkilendiği kabul görmektedir. İtalyan mobilyasının bir tesiri olarak tasarım ön plana çıkmaktadır. “İtalyan Tarzı” denilen değer, hemen tüm sektörlerde öncelikle tasarımla ilgilidir. Bu ilginin Türk mobilyacılık sektörüne etkisi de ortadadır. Tüketiciler için belki de en önemli değer estetik duygularını tatmin edecek mobilyalardır ve günümüzün en yoğun rekabet konusu hangi fiyat ve kalite seviyesinde olursa olsun budur. Aslına bakılırsa, tabii ki estetik her zaman rekabet avantajının ana unsurlarından biriydi. Ancak bu gün için tüketicinin esas fayda beklentisi bu yöne kaymıştır. Bunda hemen tüm ürünlerin, ürün yaşam sürelerindeki kısalma da önemli rol oynamaktadır. Eskiden mobilyasını 20 – 25 yıl kullanılan tüketici, yerini 5 – 6 yılda bir eşyalarını yenileme eğilimine bırakmıştır. Bu eğilim, özellikle kalite beklentisinin önem sıralamasında gerilemesine sebep olmaktadır.

Estetik beklentisindeki en büyük artış sebebi ise “tarz” kavramının ortaya koyduğu algısal değişimlerdir. Tüketiciler artık kendi tarzlarını yansıtan bir eve sahip olmak istemektedir. Böyle bir eve sahip olmanın ana unsuru ise hiç şüphesiz mobilyadır. Çizgisi ve renkleriyle, kullanılan aksesuarlarıyla mobilyanın kendisiyle ilgili mesajlar aktarması beklentisi tüketiciler için önemini arttırmaktadır. Kişinin tarzının mobilya üzerine uygulanması ile kişinin estetik beklentisi de doğal olarak tatmin edilmekte ve bu sebep sonuç ilişkisi, rekabetin odak noktasını oluşturmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu rekabet unsurları ürünlerin fiyat segmentlerine göre ve her segment kendi içinde değerlendirilmelidir.

Mobilyadan beklenen faydalardan ergonomi de esas unsurlardan biri haline geliyor. Zira evler küçülmekte ve alınabilecek eşya sayısı azalmakta. Ayrıca gençler, eskisi gibi üst üste yığılı eşyalar yerine, daha az eşya ve daha sade dekorasyonu tercih ediyor. Bu azalış eşyaların kullanım kapasitesini (saklama, oturma vs.) azaltıyor, bu da kişinin kullanım tercihlerine özel tasarımları ön plana çıkartıyor.

Mobilyacıların Ötenazi İnadı Değişime Önemli Destek Sağlıyor

Mobilya sektörünün toplam büyüklüğündeki payın çok büyük kısmı, doğal olarak küçük ölçekli işletmelerin elinde. Bu işletmelerin en büyük zaafı profesyonel olmaktan uzak çalışma anlayışları ve müşteri kavramını ön planda tutmayan “ben merkezli” ticari bakış açılarıdır. Aslına bakarsanız sadece mobilya sektörü için değil, hemen tüm sektörlerimiz için geçerli olan bu anlayış, kendi kendini zehirlemekten başka bir şey değil. Vaat edilen ürünlerin üretilmemesi ve kalitenin sunulmaması, teslimat sürelerine sadık kalınmaması gibi ciddiyetle çalışan işletmelerin asla izin vermeyeceği kusurlar, mobilya sektörümüzün geneli için normal iş disiplinidir(!). Bu problemlerin giderilmesi için ciddi çalışmaların yapılmaması ise özellikle markalaşmış ve markalaşma sürecindeki firmaların deposuna bedava benzin dolduruyor. Tüketiciler artık mobilya üreticileri için çok sabit ve uzun zaman giderilemeyecek şu algıya sahip: “Yalancı”. Bu algı doğal olarak tüketim tercihlerinin markalı ürünlere kaymasına sebep oluyor. Markalı ürünlere kayan veya kayamasa da “gördüğümü alırım” diyen tüketiciler, aslında ana fayda beklentileri olan estetik, tarz ve ergonomi değerleriyle kendi içinde mücadele veriyor.

Pek çok sektörde olduğu gibi mobilya sektörü de kuralları koyulmamış, master planı olmayan, denetimsiz ve geleceği üreticilerin insafına bırakılmış haliyle organize olmaktan uzaktır. Tüm sektörlerde markalaşmanın esas değer ve rekabet avantajı haline gelmesi, tüketicilerin tüketim alışkanlıklarında önemli değişimlere sebep olmaktadır. Bu değişimlerden mobilya için en önemlilerinin satış sonrası hizmet ve garanti olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Bu iki unsur markalaşma süreci ile tüketiciler için ciddi karar mekanizmaları haline gelmiştir. Mobilya sektörü ise mevcut yapısıyla ne ciddi bir satış sonrası hizmet vermekte, ne de garanti diye bir şeyden bahsetmektedir. Mobilyacılarımız için satış sonrası hizmet montaj, garanti ise “bir şey olursa biz buradayız” safsatasından ibaret. Montaj, tüketici için bir hizmet olarak algılanmaktan uzaktır (bunu da aklımızda tutalım), “biz buradayız” ise skeç tadında bir vaat haline gelmiştir. Bu iki unsura değer vererek, iki faydayı da organize biçimde öne çıkartan firmalar ise rekabette görece düz yollardan ilerleme potansiyelini yakalamaktadır.

IKEA ve Getirdiği Yenilikler

IKEA’nın sektöre getirdiği en büyük yeniliklerin hemen hepsini üretici tarafında aramak gerekir. IKEA sonrası rekabet anlayışının değiştiği bazı noktalar gözlemlenmektedir. Eskiden kendisi gibi firmalarla nitelik veya markalara karşı fiyat rekabeti yürüten firmalar, IKEA sonrası fiyat rekabet avantajını yitirmiş gibi gözüküyor. Bu da yeni avantajlar aramayı zorunlu hale getiriyor. Garanti hala kaçınılan ve kesinlikle verilemeyecek bir değer olarak ortada dururken, montaj, artık bir hizmet olarak sunulabiliyor. IKEA sonrası değişen tüketici bakış açısı ise eskiden hizmet değil de işin zorunluluğu olarak algıladığı montajı, hizmet kapsamında kabul etme eğilimde.

Ayrıca IKEA’nın genel bakış açısıyla sektörü baştan aşağı etkilediği kesin. Bu yukarıdan aşağıya değişimi, zincir biçiminde değerlendirirsek daha rahat tanımlarız. IKEA sonrası pek çok marka rekabet biçimini değiştirdi. Bu değişimler radikal olmamakla beraber, gerçekleşti. Rekabet avantajını markalara karşı müşteri kapmakta arayan küçük firmalar ise markaların değişen rekabet avantajlarıyla mücadele edecek yeni açılımlar aramak zorunda kaldı.

IKEA’nın Türk tüketim alışkanlıklarıyla ilgili aldığı ilk ders, yine montaj konusunda oldu. Eskiden ek ücret karşılığı ve haftalar sonraya verilen randevularla monte edilen ürünler organizasyonundan tüketicinin resmen sıdkı sıyrıldı. Mobilya alıp monte edemeyenlerin, edene kadar sinir krizleri geçirenlerin, edeceğim derken mobilyayı mundar edenlerin sayısı arttıkça IKEA için daha ciddi organize edilmiş montaj ekibi kaçınılmaz hale geldi. Demek ki, ilerleyen günlerde bu rekabet unsuru da elden gidecek. Şimdiden buna göre değerlendirmeler yapmak ve değişimi hayata geçirmek gerekiyor.

IKEA, ya Türk tüketicisine ne kakarsan gider demiş ya da bir türlü operasyonel sorunlarını gideremiyor. Zira IKEA’dan ürün alıp da sandalyesini, koltuğun kılıfını, dolabın rafını aylarca bekleyenlerin sayısı bini buldu. Galiba IKEA da “mobilyacılar yalancıdır” tüketici algısını değiştiremeyecek. Tüketicilerin IKEA’ya karşı beslediği bu güven ortadan kalkınca, IKEA da fiyat rekabeti yapan alelade bir firma haline gelebilir. Bu yönetim anlayışı ile sadece markaya ve fiyata güvenerek nereye gidilebilir hep beraber göreceğiz.

MASKO Labirentinde Çıkış Yolunu Bulmak

MASKO’da kurulu mağazaların, ancak iki elin parmakları kadarı kendi pazarlama faaliyetlerini yürütebilecek finansal kapasiteye sahip olması, diğerlerinin de genelde pazarlamayı reklamdan ibaret sayması sebebiyle hiç bulaşmaması, buradaki mağazalar için kurtuluşun, yönetimin yapacağı başarılı uygulamalarda olduğunu ortaya koymaktadır. O sebeple konuyu makro düzeyde ele alıyorum.

MASKO özelini incelememin esas sebebi ise organize mobilyacılık işinin önemli bir adımı olması, başarılı olunması halinde ise devamının gelebileceğidir. Ümraniye’de kurulu MODOKO için de benzer problemler olsa da (1) yönetimleri ne yapıyor bilmiyorum, (2) yüzölçümü MASKO’nun 1/3’i kadar olduğu için büyüklük problemini fazla yaşamıyor.

MASKO yönetimi hakkında yüzlerce şikayet duyuyor olmama rağmen, bu yazının konusu yönetimi eleştirmek değil, ayrıca üzerime vazife de değil. Yalnızca durumu tespit edebilmek adına bazı noktalara temas edelim ve pazarlama konusunda da eleştirelim tabii ki:

Sanıyorum ki yönetim, MASKO’nun ne olmak istediği ve daha önemlisi ne olması gerektiğiyle ilgili en ufak bir fikre sahip değil. Sıradan ve içi boş terimlerle iletişim çalışmaları yapmak gayreti de parayı alıp sokağa atmaktan daha verimli değil. Parayı alıp sokağa atsan, hiç değilse parayı toplayanlardan bazıları gelir belki bir – iki parça mobilya alır.

Yönetim, pazarlamanın ne olduğuna dair en ufak bir fikre sahip değil. Pazarlama yapıyoruz (pazarlama yaptıklarına dair bir iddiaları var mı bilmiyorum) diye yaptıkları işler onların aslında ne yaptıklarını bilmediklerinin en büyük ispatı.

Bu arada adamlar hangi parayla ne yapsınlar diye düşüneniniz vardır diye söylemeliyim ki; yönetimin yıllık bütçesi yaklaşık 3,5 milyon YTL. Bunun 1,5 milyon YTL’si ve adam gibi bir strateji ile MASKO’ya takla bile attırılır.

MASKO yukarıda da belirttiğim gibi ilk etapta mobilya imalatçılarının atölyelerini taşıması amacıyla inşa edilmiştir. İkitelli Organize Sanayi bölgesinde kurulu olmasının da sebebi budur. Ancak üreticiler mekana rağbet etmemiş, mağazalar açılmıştır. Üretimini buraya taşıyanlar ise önce vitrin tarafını mağaza yapmış, daha sonra da atölyelerini tamamen taşımıştır. MASKO mimari olarak da aslında mağazacılık konseptine uygun değildir. Her şeyden önce anlamsız derecede büyüktür. MASKO yönetimi bunu bir avantaj olarak kullanabilmek adına mekanı “mobilya kenti” olarak adlandırıyor olsa da avantaj olmaktan uzaktır. Zira yedi yüz küsür mağazadan bahsediyoruz. Üstelik hiçbirine girmeyip, vitrinlere bakmayıp sadece önlerinden normal hızla yürümek neredeyse 3 saat sürer. Çoğu alan da yokuş yukarı olduğu için yüz ölçüm büyüklüğü ve mağaza sayısı müşteri için tam anlamıyla eziyettir. Ancak galiba yönetim bunu avantaj zannediyor ki sürekli olarak bunun üstüne oynuyor.

Bir diğer önemli husus MASKO’nun gerek kurulu olduğu bölge, gerekse imajı bakımından orta ve orta alt gelir grubuna hitap ediyor olmasıdır. Mağazaların da %80 olarak bu gelir grubuna yönelik ürün ve fiyatlamalarla çalıştığını söylemek yerinde olur. %19 ise bu hengamede müşteri bulacağım diye çırpınmaktadır. Son %1 ise kendi markalarını yaratabilmiş firmalardır ki, pek çok açıdan MASKO ile ilişkileri adresten ibarettir. Ancak MASKO’ya gerçek anlamda şöhret ve potansiyel sağlayacaklar bu %20’lik gruptur.

Herhangi bir firma için en önemli nimet nedir diye sorsam herhalde yanıtımız şu olurdu: müşterisini tanımak. Yönetimin MASKO’ya yılda kaç araç girer, bu araçların marka dağılımları nasıldır ve toplu taşımayla kaç kişi gelir sorularına verecek bir yanıtı yok. Ne sayı belli ne de gelir düzeyi tahminleri. Özürleri kabahatlerinden büyük aslında. Sebebi neymiş söyleyeyim: mağaza sahipleri, transit geçenler, arkadaş ziyaretine gelenler vs. de kapılardan giriş yaptığı için veri elde edilemiyormuş. Yani veriyi toplayıp, söz gelimi %20 hata payı ile analiz etmek de ellerinden gelmiyor. Yani MASKO müşterisini tanımıyor. O zaman da ben yönetime şu soruyu soruyorum: Hangi demografik özelliklere göre iletişim yapıyorsunuz? Cevabı da duyar gibi oluyorum: Reklam veriyoruz ya işte.

Evet, reklam veriyorlar gerçekten. Verdikleri reklamın da ne olduğunu, neyi amaçladığını, kimleri hedeflediğini ve ne anlattığını ben anlamış değilim. İzleyip de anlayan varsa, buyursun sayfa burada, gönlünce anlatsın.

Saygılar…

03 Kasım 2007 Cumartesi

MİMLENDİM, GEREĞİNİ YERİNE GETİRDİM... BUYRUN

Önce Rüstem Memmedov, sonra da İsmail Kaya hocam tarafından mimlenince kaçar yok yazacağım artık. Önce mimleyenlere teşekkür edelim, mimleyeceklerimize de kolaylıklar dileyelim.

Şu an okuduğum kitap, Toktamış Ateş'in Siyasal Tarih adlı yapıtı. Size şaka gibi gelecek belki ama 187. sayfasında aynen şu yazıyor: EK 2 - FRANSIZ DEVRİMİ İNSAN VE YURTTAŞ HAKLARI BİLDİRİMİ

Aslında mimin gereğini yerine getirmiş bulunuyorum, ancak bu kadarla kaçacak değilim. Ben daha önce okuduğum bir kitabın 187. sayfasını aktarayım en iyisi: Emin Çölaşan - Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi (35. Basım)

Gazeteye gidince bu olayı* bizim arkadaşlara anlattım. Onlar haber yaptı. Ayrıca arkadaşlar öteki yayın kuruluşlarına da duyurmuşlar. Aynı günün akşamı Anadolu Ajansı ve ANKA bütün basına bizim olayın fotoğraf servisini yapmışlar. Meğer konvoyda bulunan Cumhurbaşkanlığı foto muhabiri orada bizim resimlerimizi çekiyormuş. Farkına varmamıştım.

O gün ve gece, bizim haber fotoğraflarıyla birlikte Doğan Grubu televizyonları hariç bütün ekranlarda haber oldu. Bazı kanallar haber özetlerinde bile yer verdi.

Ertesi gün yine Doğan Grubu hariç neredeyse bütün gazetelerde birinci sayfadan, fotoğraflarla birlikte yayımlandı. Cumhuriyet, Sabah, Yeni Şafak... Bu konuda köşe yazıları yazıldı.

Aynı gün Tercüman gazetesi büyük boy posterimi verdi. Üzerindeki yazı:
"Hepimiz Çölaşan'ız"

***

Okurlarımdan Demet Erel, Hürriyer Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı'ya bir e-posta mesajı atıp benim neden kovulduğumu sormuş. (Bu belgeleri Demet Hanım bana iletti.) Vuslat Doğan Sabancı'nın yazılı yanıtını özetliyorum:

"Sayın Emin Çölaşan'ın gazetemizden ayrılması ile ilgili tepkinizi saygıyla karşılıyorum. Sayın Çölaşan 22 yıldır Hürriyet'te yazıyordu. Hürriyetin güçlü kalemlerinden biriydi.**

*Bu olay denilen hadise Cumhurbaşkanı Sayın Sezer'in veda ziyaretleri sırasında yolda Emin Çölaşan'a rastlaması, aracından inerek kendisiyle kısa bir sohbet etmesidir. Haberlerde çıktı, hatırlarsınız.

** Yazılı cevabın 188. sayfasındaki devamında Emin Çölaşan'ın gazeteden ayrılmasının siyasi bir gerekçesi olmadığı ifade edilmektedir.

Bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Mimlemek için takip ettiğim bütün blogları gezdim. Hepsi mimlenmiş. O nedenle benim tarafımdan başka bir mimleme olmayacak, kusura bakmayın.

Saygılar...